O Oysa toplum bana öğretmen ünvanını öğretme ve örnek olma ölçülülüğünün gereği olarak vermiş, kanunlar ise mahşeri vicdan ölçülerinde yürütme gereğini yüklemiş, ben ise benlik sebeplerini aşmayı beceremediğim için kendim merkezli düşünme alışkanlığı olan çağım hastalığının esiri olarak, kendimden mesleğimi icrayı doğru kabul ederek icraya devam ediyorum.
Zaman arasında gelen uyarıları ise kör bakışın getirdiği aşırı güvenden dolayı dikkate bile almıyorum.Sahi doğru hangisi? Yada şöyle mi sormalı; Hadiseler karşısında hangi akılla davranmalı? Yada sağlıklı davranışı getirecek sağlıklı akıl nasıl edinilir?Bunun bir sınırı varmı?…Soruları çoğaltabiliriz.Soru önemli, hele doğru zamanda doğru soruyu sormak kadar ona doğru cevabı hazırlamak veya almakda önemlidir. Peki bu nasıl olacak.İşte bizim asıl derdimiz bu mu? Ne dersiniz.
Ya hu bendenizin asıl derdi ;bu anlattıklarım mıyım yoksa gördüklerim miyim?Oysa insan düşüncesini yaşar. Eh o zamanda bir gariplik yok mu? Ne dersiniz.?
Düşündükce karşı taraf adına üzülüyorum,çünki öteki olmanın verdiği yoksunluktan doğan ama çoğu zaman yapanın da rahatsız olduğu davranışlar karşısın da aklıselimin gereği bir çıkış kapısı aralamak ve ötekini aklıevvel olmaktan alıkoymak olmalı.
Yetkinliğin getirdiği tecrübi davranışlar sizde hakim durumda ise zaten öyle istenen ve dinlenen oluyorsunuz.Buda sizin öteki yada beriki anlamında değil insan olgusunu kavramın ötesinde, içi sevgi ile doldurulmuş ruh halinin göstergesi konumuna getiriyor ki o noktadan itibaren siz itibar edilensiniz.
Sermayeniz sevgi olunca; dağıttıkca bütün kapılar açılmakta ve her simada kendinizi görmekte,bedene yansıyan aklın sağlığı kalpte yuvalandıkca dilden gönüllere dökülen ırmağa dönüşür,aklın sınır çizemediği dünya yüreğinize,oradan da bütün bedene serpilir.İşte o zaman “anlatan ve anlayan olursunuz”ne dersiniz..
Cemal TUZCU
22/03/2007