Saatlerdir yürüyordu. Kendi kendine derin bir nefes al ve sakinleş, dedi. Gözyaşlarını sildi, derin bir nefes aldı. Temiz havayla birlikte denizden gelen iyot kokusu genzini doldurdu. Birden üşüdüğünü fark etti, elleri ve yüzü buz tutmuştu. Isınmaları için ellerini kazağının içine çekti. Deniz sevgilisinin saçlarını okşayan bir aşık edasıyla sahile ulaşırken, martılar günlük yiyecek bulma telaşıyla çığlıklar atarak dolaşıyorlardı.
…………………. Dizlerinde derman kalmamıştı. Etrafta oturabileceği bir yer aradı. Akşam yağan yağmur nedeniyle yerler hala ıslaktı. Uzaktaki boş bir bankı gözüne kestirdi. Yanına geldiğinde biraz kirli olduğunu gördü. Başka bir zaman olsa uzun uzun temizlerdi ama bugün önemsemeden oturdu. Düşüncelere daldı. Kim olduğunu bilmediği kişilerce adına hayat denilen hızlı trenin yalnız yolcusu gibiydi. Tren hiçbir durakta durmadan son sürat ilerliyordu. Şu an tek yapabildiği camdan dışarı bakmaktı. Dışarıda her şey an be an değişiyordu. Bazen huzur veren güneşli vadilerden bazense derin uçurumlardan geçiyorlardı. Başını biraz kaldırsa camın üzerindeki imdat sirenini göreceğini biliyordu ama ya hiçbir yere bağlı değilse ve beni duyan almazsa korkusuyla eli bir türlü gitmiyordu.
…………………..Son olarak cennetten bir köşeymiş gibi görünen o yeşil vadilerden birinden geçerken aniden kalkmış ve kapıyı zorlayarak ta olsa açarak kendini dışarı bırakmak istemişti ama binbir zorlukla açtığı kapı bir anda sertçe kapanınca aldığı yaralar yanına kar kalarak tekrar yerine oturmaktan başka yapabileceği bir şey kalmamıştı. Kimbilir, belki trende bir gün yorulur ve bir durakta durup dinlenmek isterdi? “Ateş, ateşiniz var mı?” dedi. Yanından geçen çift. “Tabi” dedi. ve çakmağını almak için elini kazağının kolundan çıkararak cebine uzandı. O anda parmaklarından sızan kanı gördü, gülümseyerek mırıldandı: “Meğer yaram düşündüğümden de derinmiş”. …….